Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi’nin Sultan Abdülhamid Değerlendirmesi (1909)
“Bu olayların çoğu meydana geldiği sırada, İslam âleminin başında iki kişi bulunuyordu. Bunlardan biri hilafet ve saltanat makamını işgal eden İkinci Abdülhamid, diğeri ise Senusiye tarikatının başında bulunan Seyyid Muhammed el-Mehdi es-Senusi idi.
Garip bir zıtlık! Tarihe ibret nazarıyla bakarsak bu dikkat çekici karşıtlığı sık sık görürüz. Nemrut ile Hz. İbrahim, Firavun ile Hz. Musa, yüce peygamberle Ebu Cehil! Karşıtlık elbette çatışmayı, en azından faaliyet ve kuvvetlerin bölünmesini gerektirir. Aynı alanda, aynı hedefteki bir karşıtlık, gelişmeye ve yükselmeye engel olduğu için bir felakettir. İslam âleminin bu iki önemli şahsiyetini incelemeye, ruhsal durumlarını açıklamaya borçluyuz.
Yüzyıllardır süren çöküş sebebiyle Türkiye’nin bilançosunun çıkarılması zorunlu olduğu bir dönemde hilafet ve saltanat makamına çıkan İkinci Abdülhamid, bu makamın gerektirdiği üstün niteliklerin hiçbirine sahip değildi. Abdülhamid, İslam âlemi adına temsilde yıkıcı bir darbe anlamına geliyordu. Bu makamın görevlerini ancak bir deha, üstün bir şahsiyet, istisna bir hükümdar yerine getirebilirdi. Abdülhamid ile böyle bir dâhi arasında, “tam zıttı” adı verilebilecek bir mesafe vardı. Abdülhamid, insan doğasında zaten var olan bütün kötü eğilimleri en geniş anlamıyla sahipti. Ancak, insanlıkta inkâr edilemeyecek şekilde mevcut olan yücelik ve iyi eğilimler, Abdülhamid’e tamamen ve daima yabancı kalmıştır.
Sanki insanlık parlayan bir ayna ve bu aynada Abdülhamid bir karanlık suret gibiydi! Abdülhamid’in nefsinde hiçbir fazilet bulunmadığı için, fazileti inkâr ederdi. Sahte bir çözümleme neticesinde, insanın yüce duyguları ve fikirleri Abdülhamid’e göre yalnızca basit bir hesap, şeklen süslenmiş bir ikiyüzlülükten ibaretti. Bu yüzden Abdülhamid’in zihninde bu yüce fikirlerden hiçbiri açıklığa kavuşamamıştır. Nefsini her şeye üstün tutmak, çıkarını kâinatın varlığına tercih etmek sözleriyle özetlenebilecek bir hayat ve siyaset anlayışı, Abdülhamid için tek yol ve yöntemdi.
Bu yolun dayandığı ilkelere gelince: Kabul etmek gerekir ki Abdülhamid’in yöntemleri her türlü mantık ve kıyasın ötesindedir, yani dışındadır.
Sonsuz karşıtlık ve çelişkiyle başlangıç ve sonu şaşırmış bu yöntemlere göre Abdülhamid’e “zararlı bir deli” unvanı vermek zorunludur.
Avrupalılar tarafından Abdülhamid’e atfedilen İttihad-ı İslam (İslam birliği) düşünce ve siyasetine gelince:
Biz bunun manasız bir zandan ve başka bir amacın İttihad-ı İslam şeklinde yansıtılmasından ibaret olduğunu iddia ediyor ve bu iddiamızı aşağıdaki şekilde ispat ediyoruz.
Öncelikle İttihad-ı İslam terkibinin anlam bakımından üç şeklinin çözümlemesini yapalım:
1. İttihad-ı İslam siyasi bir birlik anlamına gelebilir. Farklı milletlerden oluşan, şahsi çıkarları farklı, adetleri ve dilleri değişik 300 milyon Müslümanın bir hükümetin siyasi idaresi altında bugün birleşmesini varsaymak ve kabul etmek düpedüz deliliktir.
Böyle bir birlik ulaşılması imkansız bir amaç olmakla birlikte, bunu mümkün kılıp gerçekleştirmek isteyen kişinin korkunç engelleri yok edecek büyüklükte maddi ve manevi güce sahip olması gerekir. Kendi ülkesinin geleceğini bile temin edemeyen, bir büyükelçinin tehditkâr bakışları karşısında titreyen, hafiyelerin raporlarında yazan hayali tehlikelerle geceleri uykusuz kalan Abdülhamid’in zihinsel zafiyetine rağmen, böylesine büyük ve gerçekleşmesi imkânsız bir fikri taşıdığına kesinlikle inanmıyoruz. Aksini iddia etmek çocukluk olur.
2. İttihad-ı İslam, dini bir birlik anlamına gelebilir. Esas ve çoğunluk itibarıyla böyle bir dini birlik zaten mevcuttur.
Müslüman halkın tevhid kelimesi bayrağı altında toplanmış olduğu ve bu birliğin İslam’ın vazgeçilmez bir şartı olduğu düşünülürse iddiamızın doğruluğu ortaya çıkar. Dini birliği tam bir birlik haline getirmek için ise mezhep ve tarikat ayrıntılarının birleştirilmesi gerekir ki, işte Seyyid Muhammed es-Senusi’nin temelini kurduğu ve ömrünü adadığı genel birlik fikri bundan ibaretti.
Fakat acaba böyle bir fikir ve amaç Abdülhamid’de var mıydı? Ve bu amacı gerçekleştirmek için ne yaptı? Hiçbir şey!
Hatta siyaset sahnesinde bunun tam tersini gerçekleştirmek için ne gerekiyorsa yaptı. Türkleri Araplara ve Arnavutlara; Arapları ve Arnavutları Türklere yani bu milletlerin kuyruğuna takılan işbirlikçilerine ezdirmek, aralarına düşmanlık ve rekabet sokmak suretiyle dini olarak tek bir ümmet oluşturan kavimleri birbirine düşman etti, eskiden mevcut olan yanlış anlamaları düşmanlık derecesine çıkardı.
Anne ile oğlun, baba ile kardeşin arasını açmak gibi ayrılıkların en çirkin ve çeşitli şekillerini siyaset ve hikmet sayan bir adamın, İslam’ın dini birliğine hizmet ettiği düşünülebilir mi? Asla!
Abdülhamid, İslam’ın hiçbir yönüne hizmet etmediği gibi İslam’ın dini birliğine de en küçük bir hizmette bulunmamıştır.
3. Şimdi de İttihad-ı İslam fikrinin en makul ve gerekli şekli olan “sosyal birlik” anlamını inceleyelim.
İslam dini bu sosyal birlik anlayışının da temellerini atmışsa da Müslümanlar tarafından hiçbir zaman gerektiği önemi görmemiştir. Tek ümmet fikri, ne milliyete ne de farklı siyasi yönetimlerin varlığına aykırıdır veya onlara rakip değildir. Genel siyasi birlik ne kadar imkânsız, birçok millet ve hükümetin özel çıkarlarına ne kadar aykırıysa, sosyal birlik de o derece faydalı ve mümkündür.
Hac farizasındaki hikmetin evrensel yönünün sosyal birlikten ibaret olduğu açıktır.
Bu birlikten kasıt, İslam dinine mensup olanlar arasında hakların gözetilmesi ve çıkarların korunması üzerine kurulu kardeşliktir. Sosyal birlik, Müslümanlar arasında ilerleme ve yücelme fikirlerini güçlendirir, dinin siyasete alet edilmesine engel olur.
Müslümanlar arasında kardeşlik ve yardımlaşma fikirlerini tesis etmek, ekonomik gelişme ve düzeni, Müslüman memleketlerinin bayındırlığını sağlar. Eğitim ve düşünceyi yayar ve geliştirir, özetle Müslümanları karmaşık siyasi fikirlerden uzaklaştırarak refah ve zenginliklerine vesile olur. İslam tarihinde etkili ve kusursuz bir şekilde uygulanışını ancak Asr-ı Saadet’te ve yalnız ilk iki halife döneminde görebildiğimiz, ondan sonra bir daha genel bir uygulamasına rastlamadığımız “İslam’ın sosyal birliği” adlı bu yüce fikrin, Abdülhamid’in zihninde gelişip serpilmiş olduğunu hangi vicdan sahibi iddia edebilir? Ve hangi iddia sahibi bu davasını ispat edebilir? Neyle? Hangi eserle?
Kardeşlik ve yardımlaşma fikirleriyle yükselme arzusu ve ilerleme aşkında birleşmek anlamına gelen “İslam’ın sosyal birliği” ancak “İslam’ın uyanışı” ve ilim ile irfanın ürünü olabilir. Uyanış ise yalnızca “düşünce özgürlüğü” ve “durum ve eylemlerin eleştirisi” ile ortaya çıkabilir.
Oysa Abdülhamid hilafet ve saltanatı süresince bütün otorite araçlarıyla düşünce özgürlüğünü, fikir ve yeteneği ve eleştiriyi yok etmeye çalışmıştır. Tahttan indirilen hükümdar, Müslümanları düşünmeyen bir insan kitlesine indirgemek için hiçbir fedakârlıktan kaçınmamıştır.
Bu fedakârlık öyle bir seviyeye getirilmiştir ki, Türkiye Müslümanlarının bir kısmı ve özellikle halk tabakası dünya meselelerinden bile habersiz kalmıştı; coğrafi konumu itibarıyla medeniyet âleminin kapısı demek olan Türkiye ile bu âlemin birbirinden tecrit edilmesinde başarı sağlanmıştı.
Kendi tebaası hakkında bu siyaset yöntemini uygulayan bir adama İttihad-ı İslam fikrini atfetmek büyük bir haksızlık ve anlamsızlıktır.
Abdülhamid’in bazı teşebbüs ve faaliyetleri vardır ki, Avrupalılar tarafından yanlış anlaşılmış ve İttihad-ı İslam fikrine bağlanmıştır. Bu teşebbüs ve faaliyetlerin mahiyetini birkaç cümleyle ortaya koymalıyız. Abdülhamid’in bir noktada bir “hastalık sevdası” vardı. Bu da, her ne pahasına olursa olsun, hürriyet ve meşrutiyeti engellemekti. Diyebiliriz ki: Ülkesinin yarısını feda etmek şartıyla meşrutiyet kabul edilseydi, Abdülhamid bu ilk tercihi kabul etmekte tereddüt etmezdi.
Avrupalılar, Abdülhamid’in ruhsal durumunu çok iyi tanıdıkları halde, Abdülhamid Avrupa siyasetini layıkıyla bilemiyordu. O zannediyordu ki, İngiltere ve Fransa, Osmanlıların ve en azından Osmanlı’daki gayrimüslim unsurların yaşadığı acı ve sefaleti merhametli gözlerle değerlendirerek, kendi çıkarları için değil, sırf büyük ve saygın bir insanlık fikrinin etkisiyle Osmanlıları kurtarmaya kalkacaklar ve çare olarak meşrutiyet usulünü tavsiye edip, gerektiğinde kuvvet kullanarak bu rejimi kuracaklardı.
Gerçekte Avrupa’nın büyük meşrutiyet devletleri, çok kolay bir şekilde, otuz yıl öncesinden zaten mevcut olan Osmanlı meşrutiyetini tekrar canlandırmaya Abdülhamid’i zorlayabilirlerdi. Otuz-kırk milyon insanın sefalet ve zilleti, çıkar dışında bir ilke tanımayan siyasetin insanlık ve merhamet nazarını çekememiştir.
Büyük devletler aksine, Türkiye’nin çöküş ve parçalanmasına sebep olan Hamidî yönetimini olduğu gibi bırakmışlardır. Ama bir şartla! Her yere, ilerideki bölüşüme hazırlık olarak birtakım çıkarlar sağlama şartıyla. Ancak Avrupa’da insanlık ve merhamet duygusunun resmi siyasete egemen olması mümkün olmadığından, Abdülhamid, medeniyet ve insanlık yolunun rehberi olan ve aynı zamanda milyonlarla Müslüman tebaya sahip Fransa ve İngiltere’ye karşı kendinde etkili bir nüfuz yaratmayı arzuladı.
İşte Abdülhamid’e İttihad-ı İslam siyaseti isnadına yol açan da bu arzu ve temennisi olmuştur.
Abdülhamid bu arzuyu gülünç bir gariplikle takip etti. Saltanatı boyunca, uğruna en az 30 milyon lira harcadığı bu takip yöntemi, analiz edilirse, basit bir komediydi. Doğuda ve özellikle Hindistan’da en etkili tarikatlardan biri olan Kadiriye tarikatından aradığı nitelikte bir adam bulamayan Abdülhamid, onun yerine başka bir tarikat kurmaya kalkıştı. Her yerde tekkeler açmak, her bölgede ayrıntılardan sorumlu gizli memurlar görevlendirmek amacıyla belki de milyonlar harcadı.
Çoğu Arap kavminin seçkin ve erdemli kişilerinden değil, serserilerinden olan entrikacı ve sefih kimselerin gönderdiği hayaller ve hurafeler, padişaha birer müjde gibi kabul ettiriliyordu. Bütün bu milyonlardan elde edilen sonuç, birkaç zorba ve despot emir, reis ve hâkimin Abdülhamid’e aşırı bağlılığından ibaret kaldı! İşte o kadar.
Müslüman halkın İslam liderliği makamına olan bağlılık ve sevgisi konusunda ise Abdülhamid’in şahsının hiçbir etkisi yoktur. Saygı makama idi.
Gavs-ı Âzam Abdülkâdir Geylânî’nin soyu sahih bir seyyid olmadığını ve evliya sultanı değil, yalnızca bir vekil ve temsilci olduğunu zihinlere yerleştirmek amacıyla, geçmiş şeyhlerden birine atfedilerek Mısır’da bastırılan ve belki milyonlarca nüshası İslam dünyasına dağıtılan bir kitap nedeniyle, Abdülhamid tarafından harcanan paranın dehşetli bir meblağa ulaştığı iddia edilmiştir. Bu kitabın çölde yaşayanlara kadar ücretsiz ulaştırılıp dağıtıldığı düşünülürse, bu iddia zayıf sayılamaz.
Afrika’da ise en güçlü ve baskın tarikat, Senusiye tarikatı olduğundan Abdülhamid bu tarikata karşı da Şazeliye tarikatının bir kolunu siper etmeye çalışmıştır. İşte bu hareketi de Abdülhamid’in hiçbir meseleyi doğru ve sağlıklı şekilde değerlendiremediğine dair iddiamızın delillerinden biridir.
Ne kadar yanlış düşündüğünü Abdülhamid de fark etmedi değil; hatta sonraları Seyyid Mehdi es-Senusi’ye özel bir elçi ve çok değerli hediyeler göndermesi, hatasını anladığına delildir.
İşte İslam âleminin en büyük felaketlere aday olduğu bir sırada İslamiyet’i yönetecek iki kişiden biri olan Abdülhamid’i özel bir açıdan değerlendirdik ve faaliyetlerini çözümledik.”
Kaynak: Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi: Senusiler (metin sadeleştirilmiştir)


