Süleyman Nazif’in Osmanlıcılıktan Tövbesi
“Yerim sensin, göğüm sensin; cihânım, cennetim hep sen,
Nasıl bir şanlı millet çıktı gördüm canlı sinenden.”Süleyman Nazif bu mısraları Türk milletine hitaben 1926’da kaleme alıyor. Ancak İkinci Meşrutiyet döneminde yürütülen fikir kavgalarında Türkçülüğe muhalif Osmanlıcılığı savunan meşhur bir isimdi. Zaman içinde fikirlerinin nasıl değiştiğini, Milli Mücadele esnasında 1922’de ele aldığı bir yazısında kendisi bize bizzat aktarıyor.
Süleyman Nazif, İkinci Meşrutiyet yıllarında gazetelerde yapılan fikir tartışmalarında Ahmed Ağaoğlu’yla karşılıklı yazdıkları sert yazılarla meşhur olmuştu1. “Osmanlı İmparatorluğu inhilâl eder korkusuyla Arnavutlarla Araplardan Türklüğümüzü, Rumlarla Ermenilerden Müslümanlığımızı gizlerdik” diye eski fikirlerini özetliyor2.
Mondros Mütarekesi sonrası İstanbul’da, 1918 Aralık’ta Hoca Raif Efendi ile beraber Vilâyât-ı Şarkiyye Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin kurulmasında rol almıştır. İki ay sonra, Şubat 1919’da neşrettiği meşhur “Kara Bir Gün” yazısında İstanbul’a gelen Fransız işgal kuvvetleri komutanını ve gayrimüslim vatandaşların işgal ordularını kurtuluş sevinçleriyle karşılamalarını sert biçimde eleştirir. İstanbul’un işgali onun fikir dünyasını sarsmış ve onu gittikçe milli bir duruş almaya itmiştir. “Kara Bir Gün” makalesi ve daha sonra Pierre Loti anma gününde işgali eleştiren bir konuşması sebebiyle Malta’ya sürgün edilmiştir, 20 ay orada geçirdikten sonra Ekim 1921’de İstanbul’a dönebilmiştir3.
Zaman artık 1922 yılına geldiğinde Süleyman Nazif elde kalanın farkına varıyor ve ona sarılıyor. Fikri dönüşümünü “Türk’e Dair” isimli yazısında çok sarih bir şekilde kaleme döküyor:
“Ben doğduğum zaman vatanım Macaristan hududundan Aden Denizine ve Sahra-yı Kebirden Tiflis civarına kadar mümted ve bi-payan bir kişverdi. Hatırşinas olan Türk âbâ ve ecdadımız, bu vatan dahilinde yaşayan muhtelif ırk ve mezhep sahibi akvamın hiss-i millisini incitmemek ve okşamak için yalnız “Osmanlı” sıfatını istimal etmeyi âdet etmişlerdi. Türk can verir, kaleler alır, fakat şan ve şerefini bayrağının altındaki her kavme, her dine, her lisana mütesaviyen ve mebzulen peşkeş ederdi. Bizi bu his, bu terbiye, bu saygı ile büyüttüler. Türk olmayan topraktaşlarımın hatırına riyaten eb ve ecdadımın örf ve adetine, ta ferda-yı izmihlale kadar sadık kaldım. Şimdi anlıyorum ki ben bu israf-ı semahatle zavallı ırkıma ihanet etmişim. Lisan ve kalemimle kırmış olduğum kalbler karşısında, ben şimdi nadim ve mahcub, ırkımdan niyaz-ı afv ediyorum. Türk’ün bu hatırşinas hassasiyetini Türk olmayan hiçbir Osmanlı takdir etmedi. Ve hemen hepsi bizden birer birer ayrıldılar. Hem de nasıl ve ne suretle! Hala kıymeti bilinmeyen, hala fezaili ayıp ve âr suretinde teşhir edilmek istenilen Türk’ün ortada birkaç harab vilayeti ve bir avuç yorgun evladı kaldı. Firaş-ı eleminde kıvranırken ben kendi Türkümü daha mehib ve daha büyük görüyorum. Her muhabbetimi her aşkımı kavmime vakf u hasr ettim. Türk kavi iken insaniyetin bir saf-ı mümtazında idi. Zaaf ve helâka uğratılmak istenilince benim nazarımda insaniyetin de fevkine çıktı. Onun ölmeyen ve hiçbir vakit ölmeyecek olan ruhu mazinin sütur-ı şanı müstakbelin sahaifine yine yazacak ve daima yazacaktır. Avrupa ile Afrika’daki topraklarımız elimizden gittikten ve Asya’daki dar u diyarımız tarumar olduktan sonra, benim için sevecek ve mazisi, müstakbeliyle uğraşılacak yalnız Türk ırkı ve kavmi kaldı. Etnografya alimi olmaya hacet yok, cüzi bir tetebbu ve murakabe ile gördüm ve kani oldum ki arz üzerinde yaşayan uruk ve akvamın en büyüğü, en asili, en harikası ve en mucizenüması Türk’tür.
22 Mart 1922
Süleyman Nazif”4
Bu yazıyı niçin kıymetli bulduğumu da şöyle ifade edeyim: Süleyman Nazif, bazı makalelerde hala ömrünün sonuna kadar Osmanlıcı olduğu şeklinde algılanıyor, halbuki yazıdan anlayacağımız üzere bu fikirden rücu etmiş ve fikir hayatını bir Türk milliyetçisi olarak nihayete erdirmiş bulunuyor. Süleyman Nazif, Osmanlıcıyken de Türkçüyken de vatanın menfaatini burada görerek savunmuştur.
Yazımı Süleyman Nazif’in şu sözleriyle sonlandırmak istiyorum: “Irkına, vatanına, tarihine ihanet etmiş olan efrad ve akvamın hiçbirini unutma Türk oğlu! Unutma ve affetme!”5.
Yayınlanan yazılar için bkz. Mehmet Kaan Çalen, Osmanlıcılık ve İslamcılık Karşısında Türkçülük; İsmail Kara, Din ve Milliyet: II. Meşrutiyet ve Millî Mücadele Dönemlerinde Milliyetçilik Tartışmaları.
Şuayb Karakaş, Süleyman Nazif, s. 275.
bkz. Kemal Erol, Malta Sürgününde Süleyman Nazif.
Süleyman Nazif, Batarya ile Ateş.



