Tarihsel Bir Bütünlük İçerisinde: Türkçülük ve İslamcılık
“Şu kopan fırtına Türk ordusudur yâ Rabbi.
Senin uğrunda ölen ordu budur yâ Rabbi.
Tâ ki yükselsin ezanlarla müeyyed nâmın,
Galib et, çünkü bu son ordusudur İslâm’ın.”
Yahya Kemal, 1922.Bu yazıda, Türk milliyetçiliğinin tarihî arka planı ve fikrî mahiyetini ele alarak Türkçülüğün İslâm’dan bağımsız, seküler bir ideoloji olarak değerlendirilemeyeceğini ortaya koymayı amaçlıyoruz. Türklerin İslâm’la tanışmalarından itibaren şekillenen gaza ve cihad anlayışı ile Anadolu’nun İslâmlaşma süreci, Türk mefkûresini oluşturmuştur. Türkçülüğün kuramcı isimlerinin görüşleri ile dönemin mecmua ve gazetelerinde yer alan değerlendirmeler üzerinden, Türkçülüğün esasen İslâmcılıkla iç içe geçmiş bir düşünce olduğu göstermeye çalışacağız.
Türklerin 8. yüzyıldan itibaren İslâm’la tanışmalarının ardından, İslâm’ın gaza ve cihad mefkûresi doğrultusunda hareket ettikleri görülmektedir. 11. yüzyıldan itibaren bu mefkûre doğrultusunda Batı’ya, Diyar-ı Rûm’a doğru seferler hız kazanmış, Malazgirt Zaferi ile Anadolu’nun kapıları Türk-İslâm dünyasına açılmıştır. Takip eden süreçte gaza beylikleri, fetih faaliyetlerini istikrarlı ve sistemli bir biçimde sürdürerek Anadolu’yu tedricen bir dârülislâm haline getirmeyi başarmışlardır.
Anadolu Selçuklu Devleti’nin zayıflaması ve nihayet dağılmasının ardından Anadolu, ikinci beylikler dönemine girmiş bulunuyordu. Bu dönemde pek çok Türk beyliği gaza ve fetih anlayışı etrafında siyasi ve askerî varlık göstermiştir. Bu beylikler arasında, başlangıçta uç bölgesinde mütevazı bir siyasi teşekkül olarak ortaya çıkan Osmanoğulları, kısa süre içinde diğerlerinden ayrışarak tarih sahnesinde belirleyici bir rol üstlenmiştir. Gaza ruhunu merkeze alan Osmanlı Beyliği, Bizans sınırlarında yürüttüğü fetihlerle yalnızca topraklarını genişletmekle kalmamış, aynı zamanda Türk-İslâm nizam telakkisine dayanan güçlü bir devlet yapısını hayata geçirmiştir.
Osmanoğulları, altı asrı aşan hâkimiyetleri boyunca Anadolu ile yetinmemiş, Balkanlar’dan Orta Avrupa’ya, Kuzey Afrika’dan Kafkaslar’a uzanan geniş bir coğrafyada Türk-İslâm siyasi ve kültürel hayatının sancaktarı ve muhafızı olmuştur. Bu tarihî seyir içerisinde Türk kimliği ile Müslümanlık arasındaki bağ giderek daha da kuvvetlenmiş, öyle ki Batılı kaynaklarda “Türk” ifadesi çoğu zaman doğrudan “Müslüman” anlamını taşımış, hatta İslam’ın Türklerin dini olduğunu dile getirmişlerdir.
Fransız İhtilali sonrasında Avrupa’ya yayılan ulusçuluk akımı, zamanla Osmanlı topraklarını da etkilemiştir. Özellikle 19. yüzyılda misyoner okulları vasıtasıyla Osmanlı bünyesindeki gayrimüslim unsurlar arasında güç kazanan bu akım, imparatorluğun çözülme sürecini hızlandırmıştır. Balkan Harbi’nin yol açtığı ağır yıkım ve ardından Cihan Harbi’nde yaşanan tecrübeler ise Türkler açısından milliyetçilik düşüncesini tepkisel ve zaruri bir hale getirmiştir. Denilebilir ki Osmanlı bünyesinde en son milli şuura erişen topluluk Türkler olmuştur.
Ne var ki Türk milliyetçiliği, Avrupa’daki seküler ve etnik temelli milliyetçilik anlayışlarından farklı bir mahiyet taşımaktadır. Bir Fransız gazetecinin 1911’de tespit ettiği gibi, Türklerde milli şuurun uyanışı İslâmcılığı da besleyecektir, zira aralarında organik bir bağ mevcuttur ve her ikisinin de “düşmanı” Hristiyanlardır.1
Gazetecinin aynı dediği gibi gelecektir, Balkan Savaşı’nda birleşmiş bir Hristiyan blokla karşı karşıya gelinmesi ve uluslararası Hristiyan güçlerinin bu bloku kollaması, Türklerde bir Haçlı saldırısı hissini uyandırarak milli ve dini rövanşist duyguları güçlendirmiştir. Hristiyanların, Osmanlı’nın kuruluş devrindeki Rumeli fatihi Türklerden intikam almaları, Türklerde ağır bir toplumsal travma yaratmıştır. (Bu diplomatik yalnızlaşmanın, rövanşist hislerin ve toplumsal travmanın Birinci Dünya Savaşı’na girişimizde ne ölçüde etkili olduğu da tartışılmıştır.)
Netice itibarıyla Türklerin yüzyıllar boyunca Haçlılara karşı İslâm alemini müdafaa etmiş olmaları ve hilâfet merkezini bünyelerinde barındırmaları, onların milli kimliğinin İslâm’dan bağımsız bir düşünce olarak ele alınmasını mümkün kılmamaktadır. Bu sebeple Türk milliyetçiliği, kökleri itibarıyla İslâm’la irtibatını koparan değil, bilakis onu merkeze alan özgün bir tarihî ve fikrî çerçeve içinde şekillenmiştir.
İkinci Meşrutiyet yıllarında Ziya Gökalp, Yusuf Akçura, Ahmed Ağaoğlu ve Ömer Seyfeddin gibi isimler, kaleme aldıkları fikirler ve yürüttükleri faaliyetlerle Türk milliyetçi hareketinin temellerini atmışlardır. Türk Ocağı gibi kültür ve gençlik derneklerinin açılması ile Türk Yurdu, Genç Kalemler ve Halka Doğru gibi mecmuaların neşredilmesi, Türk milliyetçi düşüncesinin şekillenmesinde, olgunlaşmasında ve geniş kitlelere yayılmasında önemli bir rol oynamıştır. Yukarıda belirtildiği gibi, Türk milliyetçiliğinin toplumda gerçekten karşılık bulması, Balkan bozgunu sonrasında yükselen milli rövanşist hislerle yakından ilişkilidir.
1914 senesinde Türk Ocağı’nda çekilen resimde yer alanlar: Yahya Kemal, Ali Fuad Paşa, Rauf Orbay, Yusuf Akçura, Ziya Gökalp, Cemal Paşa, Mehmed Emin Yurdakul.
Cemal Paşa, Birinci Dünya Savaşı esnasında Arap eşrafına verdiği bir konferansta Türkçülük hakkında şunları demişti: “Türklerle meskûn İslâm memleketlerinde bugün gördüğünüz Türklük akımı Arap cereyanına kesinlikle karşı değildir. Pekâlâ, bilirsiniz ki, şimdiye kadar Osmanlı memleketlerinde Bulgarlık, Rumluk, Ermenilik akımları vardı. Şimdi de buna Araplık cereyanı eklendi. Türk kendisini unutmuş, hatta milliyetini konuşmaktan utanır olmuştu. Milli fikrin düşmesi nihayet kesin yıkılma ile sonuçlanabilirdi. Bundan korkan Türk gençliği takdire şayan bir şekilde ayaklandı. Türk’e Türklüğünü ve onun sınırsız faziletlerini anlatmak için millî cihat ilan etti. Şairleri, hatipleri, edipleri seslerini yükselttiler. İki üç yıldan beri bu alanda çaba sarf etmeye başladılar. İşte bu akım Osmanlı Hilafeti’nin kuvvetlerini toparlamasına yardım etti. Şimdi gördüğünüz ordumuz kuruldu. Adeta rastlantının bize verdiği müttefiklerle beraber asırlar boyunca dinimize düşman olanlar aleyhine cihat ilanından çekinmedik.”2 Buradan anlaşılacağı üzere Cemal Paşa’ya göre Türk milliyetçiliği, İttihad-ı İslâm’ın ayrılmaz bir parçası olarak Osmanlı hilafetini yeniden ihya etmiş, orduyu güçlendirmiş ve düşmanlara karşı cihad ilan edilmesine öncülük etmiştir. Bu çerçevede Türk milliyetçiliğini, İslâm’ın terazisinde zararlı ve bölücü değil, bilakis faziletli ve meşru bir fikir olarak değerlendirmiştir. Arapları da Türklerle birlikte Hristiyanlara karşı kardeş ve müttefik olarak görmüştür.
Türk Yurdu’nda Ahmed Ağaoğlu, Türkçülük ile İslâmiyet arasındaki bağı şöyle ifade etmişti: “Türk kavmiyetinin birinci âmili İslamiyet’tir. Binaenaleyh Türkçüler İslâmiyet taraftarıdırlar, İslâmiyet’in itilâsına (yükselmesine) çalışmakla mükelleftirler. Zirâ İslâmiyet haricinde, Türklüğü tasavvur bile edemiyorlar! (…) Kavmiyet taraftarı olanlar hemen daima din taraftarları olmuşlardır. Bir kavmin dinini, yani esas ruh ve hayatını inkâr edenler o kavmin taraftarı olamazlar. Nasıl ki bir kavmin lisanını, tarihini, ananâtını inkâr etmekle beraber o kavmin taraftarı olmak kâbil değildir; öylece bir kavmin dinini inkâr etmekle o kavmin taraftarı olunamaz. (…) İslâmiyet Türkün dinidir, din-i millîsidir, kavmîsidir. Türk İslâmiyet’i cebren, mahkum, mağlup olarak değil, hâkim, galip olarak kabul etmiştir. Bin seneden beridir ki İslâmiyet’in en ağır yüklerini omuzuna alarak taşımaktadır. (...) Bir Türkçü nasıl Şamanizme avdet etmek ister ki Türk tarihinin en şanlı sahifeleri İslâmiyet yolunda îsâr ettiği kanından teşekkül etmiştir. (...) Binaenaleyh bütün bu tarihî ve hayatî mütalaâta istinadendir ki Türkçüler İslâmiyet’i bir din-i millî, bir din-i kavmî addediyorlar. Şöyle ki el-yevm bile Turan ırkına mensup herhangi bir fert İslâmiyet’i kabul ettiği andan Türklük için kazanılmış addolunabilir. Aksi halde, Türklükten ayrılmıştır.”3
Ziya Gökalp, “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak” adlı eserini kaleme almış ve Türkçülüğün İslâmcılıkla çelişen bir düşünce olmadığını ortaya koymuştur. Gökalp’e göre: “Türklerin hepsi Müslüman olduğu için, Türkçüler hiçbir zaman İslâm ümmetçiliğine mugayir bir his beslemeyecektir. (…) Milliyet fikri kuvvet buldukça İslam ümmetçiliği fikri de o derece harslancağı için mevcut harsı takviye edecek ve sağlamlaştıracak.”4 Gökalp aynı eserde Osmanlıcılığın hâkim olduğu dönemde İslâmlaşmanın bir ihtiyaç olarak görülmediğini, ancak Türkçülük mefkûresinin ortaya çıkışıyla birlikte İslâmlaşma fikrinin de eş zamanlı olarak gündeme geldiğini şu sözlerle dile getirir: “Türklükle İslâmlık, biri milliyet diğeri beynelmileliyet mahiyetlerinde oldukları için aralarında asla teâruz (zıtlık) yoktur. Türk mütefekkirleri, Türklüğü inkâr ederek beyneledyan (dinler arası) bir Osmanlılık tasavvur ettikleri zaman İslâmlaşmak ihtiyacını duymuyorlardı. Hâlbuki Türkleşmek mefkûresi doğar doğmaz İslâmlaşmak ihtiyacı da hissedilmeye başladı.”5
Yine Gökalp, aynı eserinde Türkçülüğün İslâmcılıkla çelişmediğini, aksine Türkçülük aynı zamanda İslâmcılık olduğunu şu sözlerle dile getirmektedir: “Türkçülük İslamcılığa muhalefetle itham edildi. Halbuki Türkçülerin gayesi muasır bir İslam Türklüğüdür. Türkçülerin millet mefkûresi Türklükse ümmet mefkuresi de İslamlıkdır. (…) Bu umdelerden anlaşıyor ki Türkçülük aynı zamanda İslamcılıktır.”6 Buradan anlaşıldığı üzere Ziya Gökalp’in zihninde Türkçülük ile İslâmcılık birbirinden bağımsız ideolojiler değildir. Ona göre, Türkler Müslüman olduğundan, Türk kimliği ve kültürü zaten İslâmî bir çerçeveye oturmaktadır, bu nedenle Türkçülük, özünde İslâmcılıkla iç içedir. Erol Güngör bu konuda şu kanaati dile getirir: “Gökalp, milliyetler devrinde ümmet realitesinin kalktığı yönündeki yaygın telakkiye açıkça karşı çıkmaktadır. O kadar ki, dinî camianın yani ümmetin millî cemiyetten bazı hallerde daha kuvvetli olduğunu iddia ve misallerle isbat etmektedir.”7
“Hatta ben olsaydım: Kürd, Arap, Çerkes;
İlk gayem olurdu Türk milliyeti
Çünkü Türk kuvvetli olursa, mutlak,
Kurtarır her İslam olan milleti!”
Ziya Gökalp’in Ali Kemal’e cevap şiirinden.
Genç Kalemler’in başka önemli bir yazarı ve Türkçü kuramcı olan Ömer Seyfeddin şunları yazmaktadır: “Türklerin milli mefkûresi: Terakki edip, kuvvetlenip kan kardeşlerini kurtarmak ve nihayet “İttihad-ı İslam”ı yani “İslam beynelmilliyeti”ni vücuda getirip Müslüman milletleri Hıristiyan milletlere karşı müdafaa etmektir. (…) Türkler milli inkişafa mazhar olurlarsa eskisi gibi yine kuvvetlenecekler, bütün İslamların başına geçebileceklerdir. (..) Avrupa’nın, yani “Hıristiyan beynelmilliyeti”nin yegâne gayesi ve düşüncesi son İslam hükümeti olan Türkiye’yi ve Türkleri mahvetmektir.”8
Buradan anlaşılacağı üzere Ömer Seyfeddin’in milliyetçilik anlayışı modern olmakla birlikte seküler bir çizgide değildir. Ona göre Türk kimliği yalnızca dil ve soy şuuruna değil, aynı zamanda dini bağa da dayanmaktadır. Bu anlayış, Türklerin Sünni İslâm’ı ile sıkı bir biçimde iç içe geçmiş bir nitelik taşımaktadır. Mehmet Işık, doktora tezinde Ömer Seyfeddin’in Türkçülük anlayışını şu şekilde özetliyor: “Ömer Seyfettin’in milliyetçilik anlayışının seküler değil Sünni İslam’la özdeşleşmiş bir milliyetçilik olduğunu, yalnızca Gagavuzlar (Hristiyan), Karaylar (Yahudi), Sarı Uygurlar (Budist), Tuvalar (Şamanist) gibi farklı dinlere inanan Türkleri değil, Sünni olmayan Türkleri de dışladığını göstermektedir. (…) Onun milliyetçiliği İslami unsurlarla örülü, ümmetçi bir nitelik taşır.”9
Halka Doğru Mecmuası’nda Türkçülüğün dine verdiği önem şu sözlerle dile getirilmektedir: “Bir kere milliyet dîne mugâyir değildir, olamaz. Türkleşmek, dinsizleşmek demek değildir. Türkleşmek, her şeyden evvel müslümânlaşmak, müslümân olmak demekdir. Çünkü Türklük demek, Türk’ün zevki, Türk’ün ahlâkı, Türk’ün sanatı, Türk’ün edebiyâtı demekdir. Halbuki Türkün zevki, ahlâkı, san’atı, edebiyâtı demek, bütün bunların mefkûresi olan dini, Allah’ı demektir... Türk olmayan Türk olmak için Türk güzelliğine, Türk’ün iyiğine, Türk’ün doğruluğuna ve Türk’ün güzel, iyi ve doğru olan Allâh’ına îmân etmelidir. Haksız, ilimsiz, hissiz ve dinsiz bir Türk, Türk değildir. O halde çocuklarımıza milletimizin ahlâkını öğretelim, sanatını öğretelim, hakkını öğretelim, Allâh’ını öğretelim. Efendiler millî terbiye budur. Böyle olan bir milliyet nasıl olur da Allâh’ı inkâr eder?”10
Özetle Meşrutiyet devrinde Türkçüler, dini yıkıcı değil, yapıcı bir unsur olarak değerlendirmektedir. Önceki kuşağın entelektüelleri olan İsmail Gaspıralı ve Ali Suavi, her ikisi de medrese kökenli olup yaklaşım olarak İslâmcılığa daha yakın durmalarına rağmen, çoğu zaman hem İslâmcılığın hem de Türkçülüğün tarihinde etkili isimler olarak zikredilmektedirler.11 İkinci Meşrutiyet devrinde Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi gibi münevverlerde de milliyetçi ve İslamcı motifler birlikte görmek mümkün.12 Bu durum, Gökalp’in de ifade ettiği üzere, Türkçülüğün köken itibarıyla dini dışlayan ve seküler bir ideoloji olmadığını göstermektedir. Aynı şekilde, kalıplaşmış anlatılarda öne sürüldüğü gibi önce İslâmcılık siyasetinin uygulanıp başarısız olunmasının ardından Türkçülüğe yönelindiği iddiasının da doğru olmadığını göstermektedir, mağlup olan Osmanlıcılıktır.
Bu noktada Prof. Dr. Nevzat Artuç’un değerlendirmesine yer verilmelidir: “Nihayet İttihad-ı İslâm siyasetinin başarılı olmadığı yönündeki iddiaların da bir kez daha gözden geçirilmesinin yararlı olacağı kanaatindeyiz. Zira I. Cihan Harbi’nin sonuçlarına bakılarak yapılan değerlendirmelerin pek de sağlıklı olamayacağı aşikârdır. Kaldı ki Osmanlı Devleti, I. Cihan Harbi’nde oldukça başarılı bir mücadele örneği sergilemiştir.”13 İlave etmek gerekir ki, mütareke sonrasında dahi Enver, Talat ve Cemal Paşalar yurt dışında hala İslâmcılık etrafında faaliyet yürütmüşlerdir.14
Mütareke sonrasında İttihatçılar, Berlin ve Moskova merkezli panislamcı bir ihtilal örgütü olan İslâm İhtilal Cemiyetleri İttihadı ve bu teşkilatın yayın organı Livaü’l-İslâm etrafında faaliyet yürütmüşlerdir. 1921 senesinde Moskova’da çekilen fotoğrafta Dr. Nazım, Enver Paşa, Şekib Arslan ve Fahreddin Paşa yer almaktadır.
Dönemin yerel gazetelerinden biri olan Balıkesir Dilek Gazetesi, Türkçülük hakkında şunları yazmaktadır: “Her İslâmcı Türk, tabiatıyla Türkçü ve her Türk, tabiatıyla İslâmcıdır.”15 İstiklâl Harbi sırasında Demirci Kaymakamı ve Kuvâ-yı Milliye’nin Akıncı Müfrezesi komutanı olan İbrahim Ethem Bey’in sözleri, o dönem taşrada Türk milliyetçi hislerinin nasıl ifade edildiğini ortaya koymaktadır: “Bu topraklar, bu memleketler bizimdir. Türk ve Müslümanlarındır. Bittabi hakikî Türk ve Müslümanlar, vatan ve din için ölmeyi pek âlâ bilirler ve yaparlar. Bir defa düşününüz ki, düşmanın eğer hududu geçmek ihtimali var ise, harp ve cihat kadınlara bile farz-ı ayındır. Din-i şerifimizin emrini tuttuk mu? Düşman hududu değil, vatanı geçmiş ne duruyoruz? Neyi bekliyoruz? Şimdiye kadar kaç gâvur öldürdünüz? (…) 1313 (1897) de Atina’ya kadar kovaladığımız laternacı Yunan gâvurundan mı? Ayıp değil mi? Türk ve Müslüman değil miyiz? Size açıkça söylüyorum: Bence Türklük ve Müslümanlık iki şekildedir. Birisi silâhı alıp gâvur öldürmek, diğeri de öldürenlere yardım etmek... veyahut gâvurum deyip işin içinden çıkmak... Başka türlü işleri bilmem, mâzeretleri anlamam. Ve anlamamakta mâzurum.”16
Anadolu tarih boyunca İslâm ile küfrün sınırı, Müslümanların Haçlılarla çarpıştığı son hat olmuştur. Türkiye toprakları İslâm’ın karargahıdır. Böylece Türklüğü salt bir ırki mensubiyete indirgemek, Türklüğe ihanet etmektir. Sultan Alparslan’ın Diyar-ı Rûm’a girmesiyle ve gaza beyliklerinin faaliyetleriyle Türklük bir millet haline gelmiştir. İsmet Özel’in dediği gibi Türk, kafirle çatışmaya göze alanlara konulmuş bir namdır. Türklük gaza ve cihad mefkuresiyle Batı’ya yürüyen, küfrün şah damarını kesen, ilayı kelimetullah için, nizam-ı alem ve vatan için harp edenlerin adıdır. Bizce Türklük, Anadolu’nun İslamlaşması sürecinde Türklerin sadece İslam’ı referans alarak gaza ve cihat mefkuresiyle kâfirlerin kapısına dayanmasıdır. İttihatçı nesil de son büyük cihadla Türkiye topraklarının İslamlaşmasını tamamlamıştır. Bu nedenle Türkçülük, İslâmcılığa muhalif değil, esasında onunla bütünleşik bir düşünce olarak ortaya çıkmıştır. Eleştirilen noktalar, daha çok asıl fikirlerini gizleyen azınlıkçılar ile ütopik İslâmcılıkla sınırlıdır.
Kazım Karabekir Paşa’nın vurguladığı gibi: “Millet garblılaşmakla değil, din-i mübîn-i İslâm’a sarılmak suretiyle mevcudiyetini kurtardı. (…) Türk oğlunu her şeyden tecrit etseniz, din-i mübîn-i İslâmdan başka dayanacak yeri yoktur.”17
Tüm bu yazılanların ardından diyebiliriz ki Türk milliyetçiliği, İslâm ile etle tırnak misali ayrılmaz bir bütündür. Türk milliyetçiliğini seküler bir ideoloji çerçevesinde kurgulamak, milleti varoluşsal kökenlerine yabancılaştırmaktadır. Bu zeminde İslâm’dan koparılarak inşa edilmeye çalışılan bir anlayış, fikrî tutarlılık üretmekten uzak olup zararlı ve tehlikeli sonuçlara yol açabilir. Bu yazıyı, İslam düşmanlıklarını Türk milliyetçiliği kisvesi altında saklayan “Maalesef Türkler”e ithaf ederek şu mısra ile bitirmek istiyoruz: “Türk’ün alnında yanan bir leke “Türk’üz” demeniz!”.18
René Pinon, L’Europe et la Jeune Turquie, Paris 1911, s. 134.
Cemal Paşa, Anılarım, haz. Fahri Parin, Paraf Yayınları, s. 246.
Türk Yurdu Dergisi, 22 Mart 1328 (1912), 25 Temmuz 1329 (1913), 24 Temmuz 1330 (1914).
Ziya Gökalp, Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak, haz. İbrahim Kutluk, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1976, s. 56, 99.
a.g.e., s. 11.
a.g.e., s. 53-54.
Erol Güngör, Sosyal Meseleler ve Aydınlar, Ötüken Yayınları, s. 55.
Ömer Seyfettin, Millî Tecrübelerden Çıkarılmış Amelî Siyaset, İstanbul 1914, s. 7, 9.
Mehmet Işık, Ömer Seyfettin Hikâyelerinde Milliyetçi Söylem ve Özne, Doktora Tezi, s. 167, 295.
Halka Doğru Mecmuası, 1 Şubat 1919.
Mehmet Kaan Çalen, Osmanlıcılık ve İslâmcılık Karşısında Türkçülük, Ötüken Yayınları, s. 27–28.
Cemil Aydın, İslâm Dünyası Fikri, Alfa Yayınları, s. 164.
Nevzat Artuç, İttihatçıların İttihâd-ı İslâm Siyaseti, içinde Vatan, Namus, İttihad, ed. Hakan Boz, Timaş Yayınları, s. 184.
Selçuk Gürsoy, Enver Paşa’nın Sürgünü: İhtilâlci İslâm Birliği ve Liva el-İslâm Dergisi, Salyangoz Yayınları, s. 17–30.
Balıkesir Dilek Gazetesi, 15 Mayıs 1923.
Mehmed Aldan, İbrahim Ethem Akıncı, Türk İdare Dergisi, sayı 398, s. 294.
İkdam Gazetesi, 17 Kasım 1923.
Sebîlürreşâd Dergisi, 14 Mayıs 1921.







