Türkiye’nin Kurucu İdeolojisi: İslamcılık
Bu makalede, İslamcılığın Türkiye’nin fiilî kuruluş sürecinde nasıl bir rol oynadığını ortaya koymayı amaçlıyoruz. “İslamcılık” kavramı burada, günümüz siyasal tartışmalarında kullanılan anlamıyla değil, tarihsel bağlamına uygun biçimde ele alınmaktadır. İsmail Kara ve Şükrü Hanioğlu’nun dönemin siyasal atmosferini tasvir ederken kullandıkları anlamıyla bu kavram, “sömürgecilere karşı direniş, İttihad-ı İslam dayanışması ve İslam’ı yeniden hayata hâkim kılma mücadelesi”ni ifade etmektedir.1
Harb-i Umumi’nin ardından Anadolu, İngiliz, Fransız, Yunan ve Ermeni kuvvetlerinin, başka bir ifadeyle bir Haçlı işgali altında kalmış ve buna karşı Anadolu’nun dört bir yanında işgallere karşı kongreler düzenlenmeye başlanmıştı. Kongrelerde Haçlılara karşı dini ve vatanı canları pahasına müdafaa edeceklerine dair ahitler veriliyordu.
Bu ortamda İstanbul Hükümeti’nin sadrazamı Damat Ferit, Mustafa Kemal’i İstanbul’dan uzaklaştırmak amacıyla Anadolu’ya, Kuva-yı Milliye’nin silahlarını toplaması için göndermiştir. Mustafa Kemal, Anadolu’dayken Erzurum’da yerel direniş gruplarının tertip ettiği Erzurum Kongresi’ne başta katılmasının istenmemesine rağmen sonradan katılmış ve bu kongrenin ardından Anadolu hareketinin fiilen liderliğini üstlenmiştir.
İstanbul’da meclisin kapatılmasını müteakip, Anadolu’da Haçlı işgaline karşı yürütülecek vatanî mücadelenin sevk ve idaresi amacıyla Ankara’da bir meclis açılması kararlaştırıldı. 23 Nisan 1920 günü açılan meclisi Falih Rıfkı Atay şöyle anlatıyor: “23 Nisan 1920 Cuma günü, Cuma namazından sonra dinî törenle meclis açılmış ve her idare merkezinde hatim duaları, Buhari Şerîfler, minarelerde sela ve ‘sevgili padişahımıza sadakat’ yeminleri ile aynı tören yapılmıştır. Meclis toplanır toplanmaz ‘ilk ve son sözü Padişah ve Halife’ye bağlılık’ olduğuna yemin edilmiştir! ‘Cenâb-ı Hak ve Resul-i Ekrem’i namına yemin ederiz ki Padişah’a ve Halife’ye isyan sözü yalandan ibarettir.“2
Açılan bu meclis, kanunları hazırlarken İslam şeriatını esas almıştır. Nitekim ilk çıkardığı kanunlardan biri olan “Men-i Müskirat Kanunu” ile yurt genelinde içkinin üretimi, ithalatı, satışı ve kullanımına yasak getirilmiştir.3 Bu bağlamda İzmit mebusu Sırrı Bey “Meclis-i Âlî, bir kararı ile ahkâm-ı şeriyeyi tahdit edebilir mi? (Şeriat hükümlerini sınırlayabilir mi?)” diye sorunca meclis sıralarından “Hayır!” şeklinde karşılık verilmiştir.4
Falih Rıfkı meclisin fikir dünyasını geriye dönük şöyle tasvir ediyor: “Bize göre 1923’te Hakimiyet-i Milliye silahı, muhafazakarların, yani halledilecek bir medeniyet meselesi olduğuna inanmayanların yahut irticaın, yani Tanzimat’tan beri medeniyet düşmanlığını elden bırakmayanların silahı idi. Bize göre milli irade hür değildir.”5 Böylece “medeniyetleştirme” namına paternalist bir otoriterleşmeyi savunuyordu.
Falih Rıfkı, başka bir yerde Birinci Meclis’in çoğunluğunu gerici olarak betimlemekte ve şunları söylemektedir: “Bu Meclis, yüzlerce medrese açmış, okullardan resim dersini kaldırmış ve içki yasağını bir şeriat kanunu olarak geçirmiştir. 23 Nisan Meclisi’nin tek umudu, İstanbul’da Halife’ye dönmek ve şeriat devletini kurmaktır.”6 Şirin, bu dönemde Mustafa Kemal’in devrimci yönünden eser görülmediğini, Meclis’in çoğunluğunun şeriatçı olduğunu ve Mustafa Kemal’in bu devirde çekilen bir fotoğrafında sağ tarafında bir şeyh, sol tarafında ise bir hoca bulunduğunu vurgulamıştır.7
Birinci Meclis tarafından yayınlanan ve altında meclis reisi Mustafa Kemal’in imzasını taşıyan bir beyannamede, kendilerini “İslam’ın son yurdunda son kurtuluş cihatını yapan kardeşleriniz…”8 şekilde tanımladıkları ve İstiklal Harbi’ni bir cihat hareketi olarak niteledikleri görülmektedir. Beyanname şöyle devam etmektedir: “Birliğini, istiklâlini müdafaa ettiğimiz Anadolu öz vatanından matrud olmuş kaç bedbaht müslüman millete darüleman bir topraktır. Kırım’dan, Bosna-Hersek’ten, Kafkasya’dan düşman akınları önünde terki diyar edenler gelip onda kendilerine bir vatan buldular. İşte parçalamak, dağıtmak istedikleri memleket, İslâmiyetin birçok bedbaht evlâdına bağrında yeniden hakkı hürriyet, hakkı hayat veren bu memlekettir. Adana, Maraş, Ayıntab, Urfa gibi en kadîm İslâm memleketleri Fransız zabitlerinin idaresinde Ermeni kin ve gayzına, Ermeni ruhunun müfteris gilzat ve husumetine yenecek, parçalanacak bir av gibi terk edildi. Hükümeti elîm bir mütareke ile silâhlarından tecridedilmiş, orduları dağıtılmış bir millet, ana yurduna musallat olan başıboş bırakılmış ve yangıncı, yağmacı müstevlilere karşı müdafaadan başka ne yapabilirdi? Biz bu sebeple aile ocaklarımızda eski gazalardan yadigâr kalmış silahlarımızla analarımız ve kız kardeşlerimizi, çocuklarımız ve ihtiyarlarımızla her tarafta düşmanı karşılayarak geri iten bir halk mücadelesine başladık.” Beyannamede, Haçlı işgaline karşı din ve vatan mücadelesi yoğun bir şekilde vurgulanıyor. Beyannamede İstanbul Hükümeti, işgalcilerle bir tutularak “Makam-ı ifta-yı şeref-i İslâm için kanını akıtan mücahitlerin aleyhine kullanmak gibi iblisane bir fikri sahai tatbike koydular. (Kastedilen fetva makamı Şeyhülislamlıktır)” eleştirilmektedir. Kuva-yı Milliye mücahitlerinin mukaddesat uğrunda savaştıkları, İstanbul Hükümeti ise buna ihanet ettiği belirtilmektedir.
Mustafa Kemal, Eskişehir konuşmasında “Bizim şekl-i hükümetimiz ahkâm-ı şer’iyye ve dinîyenin tarif ettiği mahiyettedir.”9 diyerek Türkiye Devleti’nin yönetim biçiminin dini esaslara uygun olduğunu bu sözlerle dile getirmişti. Meclis kürsüsünden ise Mustafa Kemal, “Burada maksud olan ve Meclisi Âlinizi teşkil eden zevat yalnız Türk değildir, yalnız Çerkeş değildir, yalnız Kürd değildir, yalnız Lâz değildir. Fakat hepsinden mürekkep anasırı İslâmiyedir, samimî bir mecmuadır.”10 diyerek meclisin ve dolaysıyla Ankara Hükümeti’nin İslam unsuruna dayandığını belirtmektedir. Hanioğlu bu durumu şöyle açıklamaktadır: “Mustafa Kemal, meclisin açılışı sonrasında, Erzurum Kongresi’nden beri kullanmaya başladığı ve meclis kürsüsünde “uhuvvetkârâne ve dindarâne bir vahdet” olarak tanımlayacağı Müslüman milliyetçi retoriğini anti-emperyalist tezleri dile getirme alanında işlevselleştirerek sürdürmenin yanı sıra gerektiğinde doğrudan İslâmcı söyleme başvuracaktır. Buna ek olarak, ilk aşamada, açık Türkçü yorumları bir kenara bırakacaktır. (…) Erzurum ve Sivas Kongreleri beyannamelerinden Misak-ı Milliye’ye uzanan belgelerde “millet”e, belirli bir alanda yaşayan Müslümanların ümmeti şeklinde yaklaşılmıştır. Hareketin ideolojik altyapısını oluşturan bu vesikalarda “Türk” ifadesi geçmemiş, ilk beyannamede yer alan “yekdiğerine karşı mütekabil bir hiss-i fedakariyle meşhun ve vaziyet-i ‘ıırkiye ve ictima’iyelerine ri’ayetkar öz kardeş”ler olan “’anasır-ı İslamiye” ifadesi diğerlerinde de ufak değişikliklerle tekrarlanmıştır.”11
Bu çerçevede, Türkiye Devleti’nin kuruluş sürecinde hâkim olan ideolojik yönelimin, günümüzde ileri sürülen laiklik yorumlarından ziyade güçlü bir İslami referans dünyasına dayandığı görülmektedir. Birinci Meclis Balıkesir mebusu Hulusi Bey, Türkiye’nin laik bir devlet olacağı iddialarına şu şekilde karşılık vermiştir: “Hükûmetimizin dîn-i resmîsi İslâm’dır. Akâid ve an’anât-ı dîniyye bilhassa Meclis’in rehberidir. Laik sûrette mesâî sebk etmemiş ve etmeyecektir.”12 Burada Hulusi Bey açıklamaları da bu yaklaşımı teyit etmektedir.
Edirne mebusu Mehmed Şeref Bey bu konuda meclis kürsüsünde şöyle söylüyordu: “Efendiler, altı asrın şehnâme-i mevcudiyetini omuzunda taşıyan bu Türkiye Devleti yalnız ve yalnız bir esasa ibtinâ etmiştir; o da dünyâda yalnız Cenâb-ı Hakk’ın hâfız-ı hakikisi olduğu dîn-i İslâm’dır.”13
Gerek meclisin açılış beyannamesinde, gerek mebusların mecliste ettikleri yeminde, gerekse ilk kanunlardan biri olan Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nda güçlü bir hilafetçi ve sistematik İslamcı vurgu mevcuttur. Doğrudan meclisin emrinde faaliyet gösteren Kastamonu İstiklal Mahkemesinin beyannamesi de bu ideolojik çerçeveyi açık biçimde teyit etmektedir: “Maksadımız dinimizi, Makam-ı Hilafeti ve mübarek topraklarımızı düşman ayakları altında tepelenen kardeşlerimizi, ırzlarımızı kurtarıp dindar, hür ve namuslu bir Müslüman ve Türk’e layık bir idare, müstakil bir hükümet tesis etmektir. İşte kardeşler, biz bunun için mücahede ediyoruz ve günden güne her tarafta muzaffer oluyor ve haklı sesimizi her yerde işittiriyoruz. Pek yakında bütün isteklerimiz yerine gelecek ve her dediğimiz olacak, mazlum, mağdur, haklı bütün Müslümanlar, Türkler kurtulacaktır. Cenab-ı Hak bizimle beraberdir. Dünya durdukça bu din, bu millet yeryüzünde daim ve baki olacaktır.”
Saltanatın kaldırıldığı gün Mustafa Kemal meclis kürsüsünde “Türk ve İslam (olan) Türkiye Devleti, iki saadetin tecelli ve tezahürüne kaynak ve beşik olmakla dünyanın en bahtiyar bir devleti olacaktır.”14 sözleriyle bu vurguyu yapmıştır.
29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanı ile Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun ikinci maddesi, “Türkiye Devleti’nin dini, Dîn-i İslâm’dır…” olarak değiştirilmiş ve Türkiye Cumhuriyeti bir İslam devleti olarak ilan edilmiştir. Cumhuriyet’in ilanından sonra Sebîlürreşâd Dergisi’nde yayımlanan bir makalede “Teşkîlât-ı Esâsiye’nin yeni ta’dîlâtında Türkiye Devleti’nin dini Dîn-i İslâm olduğu hakkında bir madde-i mahsûsa da ilâve olunmakla devletimizin Müslümanlığı sıyânet edecek ve Müslümanlık dâiresinde hareket edeceği sarâhaten i’lân olunmuştur.”15 yazmaktaydı.
Cumhuriyet’in ilanı akabinde Gelibolu mebusu Celal Nuri (İleri) sahibi olduğu “İleri” gazetesinde “İslam âlemi, Türkiye’nin bir İslam Cumhuriyeti olduğunu bilmeli...”16 diyerek bu duruma dikkat çekmektedir. Bu ilan o dönemde bazı laiklik taraftarları rahatsız etmiştir, Sebîlürreşâd Dergisi’nde şunlar yazmaktadır: “Türkiye Devleti’nin dini, Dîn-i İslâm olduğuna dâir bir madde-i mahsûsa vaz’ olunması bazı lâ-dinîlerin (laiklerin) pek ziyâde canını sıkmıştır…”17
Mondros Mütarekesi’nden sonra Türk entelektüelleri, Wilson İlkeleri’ne güvenerek İtilaf güçlerinden “kendi kaderini tayin etme” hakkını elde edebileceklerini ummuşlardır. Ancak bu beklenti, “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” mısrasıyla da ifade edildiği üzere, nihayetinde sona ermiş, Türkler hakkını süngüyle almışlardır.18 Cemil Aydın’ın belirttiği üzere, 1924 yılına gelindiğinde Türk entelektüelleri arasında İslam âlemine yönelik güçlü bir anti-emperyalist dayanışma bilinci oluşmuştu.19 Bu bağlamda Şeyh Senusi, vatanı Trablusgarp’ın işgali sırasında direnişe katılan Türk subaylarına ve İslam âlemine duyduğu vefayı göstermek amacıyla 1921 yılında Anadolu’ya gelmiş ve İstiklal Harbi’ne destek vermek üzere Sivas’ta şu konuşmayı yapmıştır: “Ey Anadolu’nun kahraman İslâm mücâhidleri! Siz olmasaydınız binâ-yı İslâm yıkılırdı. Siz bugün Kur’ân’ı yaşatıyorsunuz. Her tarafınızı düşman sarmışken hiçbir şeyden yılmayarak gazâ meydanlarında can veriyor, İslâm’ı müdâfaa ediyorsunuz. Bu, ne büyük şerefdir! Hak yolunda mücâhede eden, Hak uğurunda sabır ve sebât eden müslümanlar mutlaka galebe çalacaktır. Allah’ın nusreti sizin üzerinizedir. Sakın, düşmanların çokluğundan kalbinize fütûr ârız olmasın.”20 Aynı yıl, Sivas’ta Şeyh Senusi’nin başkanlığında, tüm İslam âleminden temsilcilerin katılımıyla bir İslam Kongresi düzenlenmesi planlanmıştır.21 Kongrenin hazırlıkları kapsamında meclis, Burdur mebusu ve meşhur İslam şairi Mehmed Akif’i görevlendirmiştir, ancak savaş şartları altında bu ölçekte bir kongre fiilen gerçekleştirilememiştir.22 Buna rağmen dönemin Fransız istihbarat raporlarında, “Bütün İslam dünyası bugün hiç olmadığı kadar fanatik bir biçimde birleşmiştir” değerlendirmesine yer verilmiştir.23
Haçlı Seferleri’ni andıran bir tarihsel süreklilik içerisinde Avrupalı güçler, Orta Doğu’da nüfuz tesis etmeyi ve mümkün olduğu ölçüde yerel Hristiyan unsurları güçlendirmeyi hedeflemiştir. İstiklal Harbi, bu bağlamda, Türklerin söz konusu girişimleri geri püskürterek tarihsel Türk figürünün yeniden canlanabileceğine dair güçlü bir umut üretmiştir. Fransız düşünür Gustave Le Bon da buna değinerek İstiklal Harbi’ni İslamcılığın bir zaferi olarak resmetmiştir.24
Hasılı kelam, İstiklal Harbi’ni veren Kuva-yı Milliye mücahitleri, din-i İslâm ve dinlerini hürce yaşayabilecekleri bir vatan toprağı uğruna mücadele etmişlerdir. Birinci Meclis’te adeta mücadelenin manevi manifesto olarak kabul edilen İstiklal Marşı’mızın şairi ve mebus Mehmed Akif’in cephelere dağıtılan “Müslüman mülkünü her yerde felâket vurdu; Bir bu toprak kalıyor dinimizin son yurdu, Bu da çiğnendi mi çiğnendi demek Şer’i Mübîn; Hâk-sâr eyleme ya Rab onu olsun!” mısraları, İstiklal Harbi’nin ruhunu özetleyecek mahiyettedir. Bu mücadeleyi sevk ve idare eden Birinci Meclis, İslamcılık fikriyatının son derece faal ve güçlü olduğu bir atmosferde bu mücadeleyi sürdürmüş ve Cumhuriyet’i bize armağan etmiştir. Ne var ki Kemalist inkılaplar, bu iradenin hâkim olduğu bir zeminde değil, Birinci Meclis’in tasfiye edilmesi ve İslamcı kadroların sistemli biçimde saf dışı bırakılmasıyla hayata geçirilebilmiştir. Karabekir’in ifadesiyle “İstiklal Harbi’nin samimi birliğini”25 bozmuştur.
Bkz. İsmail Kara, Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi 1, Dergah Yayınları, s. 17.
Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Pozitif Yayınları, s. 285.
TBMM, Men-i Müskirat Kanunu, Kanun No. 22, 14 Eylül 1920.
Bilâl N. Şimşir, Lozan Telgrafları II, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1994, s. 35.
Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Pozitif Yayınları, s. 449.
Emine Şirin, Falih Rıfkı Atay’ın Kaleminden Atatürk ve Türk Devrimi, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü, İstanbul 2007, s. 81.
a.g.e., s. 62.
Hâkimiyet-i Milliye, 13 Mayıs 1920.
Arı İnan, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 1923 Eskişehir-İzmit Konuşmaları, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 3. Baskı, Ankara, s. 33.
TBMM, Zabıt Ceridesi, Devre I, Cilt 1, 1 Mayıs 1920, s. 165.
M. Şükrü Hanioğlu, Atatürk: Entelektüel Biyografi, Bağlam Yayınları, İstanbul 2023, s. 324, 363.
Sebîlürreşâd, c. 23, sayı 579, 13.12.1923.
Sebîlürreşâd, c. 20, sayı 515, 31.8.1922.
Hasan Hüseyin Ceylan, Din-Devlet İlişkileri, Risale Yayınları, s. 50.
Sebîlürreşâd, c. 23, sayı 574, 8.11.1923.
İleri Gazetesi, 5.11.1923.
Sebîlürreşâd, c. 23, sayı 574, 8.11.1923.
Cemil Aydın, “Between Occidentalism and the Global Left: Islamist Critiques of the West in Turkey”, Comparative Studies of South Asia, Africa and the Middle East, c. 26, sy. 3, 2006, s. 450.
a.g.e., s. 451.
Sebîlürreşâd, c. 19, sayı 474, 31.3.1921.
Cezmi Eraslan, “Millî Mücadele Döneminde Anadolu’da Büyük İslâm Kongresi Tartışmaları Üzerine Değerlendirmeler”, Tarih Dergisi, sy. 46, 2007 (İstanbul: 2009), s. 293–317.
Cemal Kutay, Kurtuluşun ve Cumhuriyet’in Manevi Mimarları, 2. bs., Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 2021, s. 2, 249.
Hasan Kayalı, Direnen İmparatorluk, çev. Çağdaş Sümer, 1. bs., Ankara: Fol Kitap Yayınevi, 2025, s. 238.
“Gustave Le Bon’un Türk İstiklal Harbi Okuması”, Vaveyla Neşriyat, 2026,
Kazım Karabekir, Kazım Karabekir Anlatıyor, yay. haz. Uğur Mumcu, Tekin Yayınevi, İstanbul, 17. bs., s. 87.









Türkiye cumhuriyeti kurucularının kaçı islamcı ve islam üzerine bir devlet kurmuş hiçbir şey araştırmadan kazım Karabekirleri örnek vererek saçma bir yazı yazmışsın 👍 ayrıca Atatürk’ün bu taktiği “ the end justifies the means” denilen amaca giden her yol mübahtır’ı taşıyor halk o kadar Türk benliğini kaybetmiş ki islamla azda olsa bir çevre kurucagını görüyor ve islamcı ideoloji bir devlet kuracak kadar kuvvetli olsa 2. Abdülhamit zamanında en fazla toprak kaybedilen zaman olmazdı diye düşünüyorum